06.11.2026
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, NTV yayınında Seda Öğretir’in gündeme ilişkin sorularını yanıtladı. Kılıçdaroğlu; erken seçim tartışmalarından fon soruşturmasına, belediyelere yönelik operasyonlardan yeni anayasa ve dış politikaya kadar birçok önemli konuda değerlendirmelerde bulundu.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları şöyle:
Seda Öğretir: İyi akşamlar. 6 Kasım 2026 günlerden Cuma. Başkentteyiz. NTV yayını başkentten, Ankara'dan devam ediyor ve siyasette bir başlık açmak üzere Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezindeyiz. Konuğumuz da Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu. Merhaba, hoş geldiniz.
Kemal Kılıçdaroğlu: Merhabalar, teşekkürler. Siz de hoş geldiniz.
Seda Öğretir: Teşekkür ederiz. Efendim, hem Türkiye'de siyasette hem de kamuoyunda her zaman çok konuşulan ve her zaman gündem olmayı başaran bir konuyla başlayalım. Seçim konusuyla başlayalım. "Teklif gelirse varız. Erken seçime itiraz etmeyiz" dediniz. Meclise sunulacak bir erken seçim teklifine şu durumda Cumhuriyet Halk Partisi destek verecek mi, verir mi?
Kemal Kılıçdaroğlu: Şimdi, bu durumda yarın erken seçimle ilgili bir teklif gelirse elbette veririz. Yani erken seçim olsun. Çünkü Türkiye'nin, vatandaşların bir gün dahi bu iktidara artık tahammül edecekleri zamanları kalmadı. Bir an önce erken seçim olsun, biz mevcut iktidarı gönderelim. Yerine halkı seven, halkı için çalışan, gerçekten ahlaki standartları yüksek olan yeni bir yönetim gelsin. En büyük arzumuz bu zaten. Kaldı ki zaten bir muhalefet partisinin seçimden kaçma gibi bir lüksü de olamaz. Biz bir an önce seçim olmalı, bunlar gitmeli, yerine yeni bir anlayışla daha güçlü, halkı seven, halkın sorunlarına kilitlenen ve çözmeyi vaat eden yeni bir iktidar gelsin. En büyük arzumuz bu.
Seda Öğretir: Şimdi orada galiba Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum'un da ifade ettiği şekliyle, "Öne alınmış seçimle erken seçim arasında bir fark var" diyor zamanlama açısından. Zamanından biraz önce gidilirse bu öne alınmış seçim olabiliyor ve böyle bir durum olduğunda da Cumhuriyet Halk Partisi'nin desteği Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yeniden aday olması ile ilgili bir kapıyı açıyor yönünde yorumlar ve ifadeler var. Mecliste de matematiksel olarak bu ortaya çıkıyor tabii.
Kemal Kılıçdaroğlu: Tabii, bu bir erken seçim mi yoksa seçim fırsatçılığı mı? Öyle değerlendirmek lazım. Bu bir erken seçim değil, seçim fırsatçılığı. Seçim fırsatçılığını hiçbir parti kabul etmez. Doğru da bulmaz zaten, ahlaki de değildir. Siz eğer erken seçim istiyorsanız buyurun karar alın, parlamentoya getirin, erken seçime gidelim. Bakın bunu gayet rahat söylüyoruz. Ama kendinize belli bir alan açmak için seçim fırsatçılığı yapıyorsanız bu doğru bir şey değil, ahlaki de değil. O açıdan hayır, onu doğru bulmayız.
Seda Öğretir: Yani olması gereken tarihinden yani 7 Mayıs 2028'den önce olması gerektiği ifade edildi. Dolayısıyla bu noktada belki şunu da sorabilirim: Eğer sizin bu seçimin kısa bir süre öncesine alınması ile ilgili bir desteğiniz olursa ve bu noktada Özgür Özel'in daha önceden dile getirdiği iddiayı sorayım; iktidarla, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la Meclis'ten geçebilmesi üzerine bu konunun ve onun da tekrar aday olması üzerine bir anlaşma yaptığınız yönünde iddiası var. Böyle bir temasınız oldu mu iktidarla?
Kemal Kılıçdaroğlu: Hayır efendim. Ne temasım oldu, ne böyle bir görüşmemiz oldu, ne erken seçimle ilgili karşılıklı bir görüşme, tartışma... Böyle bir şey hiç olmadı. Bana sorulduğu zaman da düşüncelerimi ifade ettim. Yani bir muhalefet partisi, iktidar "Erken seçime gidiyoruz" dediği zaman kaçınamazsınız bundan. Kaçınmanız da doğru değil. Hele ülke yangın yeriyken "Hayır, kalsın" diyemezsiniz. Yani erken seçim tamam ama erken seçimi kendi kişisel ikbaliniz için bir fırsatçılığa dönüştürürseniz bu doğru değil. Bunu ahlaki bulmuyoruz ve kabul etmiyoruz.
Seda Öğretir: Peki cumhurbaşkanlığı için yeniden aday olmayı düşünüyor musunuz?
Kemal Kılıçdaroğlu: Hayır, öyle bir düşüncem yok.
Seda Öğretir: Peki aklınızda Cumhuriyet Halk Partisi'nin adayı olması için düşündüğünüz isimler var mı?
Kemal Kılıçdaroğlu: Bugün, daha önce de bunu ifade ettim, bugünden bir cumhurbaşkanlığı tartışması yapmayı hiç doğru bulmam. Ülke gerçekten yangın yeri, bakın görüyorsunuz. Geçinemeyen aileler var, işsizlik var, uyuşturucu sorunu var. Dış politikada sorunlarımız var, iç politikada sorunlarımız var. Parlamento görevini yapamıyor, kurumlarda büyük bir çürüme yaşanıyor. Şimdi böyle bir tablo içerisinde bizim kalkıp da sizin ifade ettiğiniz sorunu oturmamız, görüşmemiz gerekirken farklı yerlere kilitlenmeyi doğru bulmuyorum yani samimi söylemek gerekirse. Bu sorunlara kilitlenmemiz lazım, bu sorunları çözmek için bir şeyler yapmamız lazım.
Seda Öğretir: Peki o halde şöyle sorayım: Adaylık konusunu konuşmayı erken buluyorsunuz ama belki bir süre sonra ittifaklar veya işbirlikleri konuşulabilir. Cumhuriyet Halk Partisi'nin Altılı Masa gibi bir deneyimi oldu. Bundan sonra önümüzdeki seçimde işbirliklerine veya ittifaklara nasıl bakar CHP?
Kemal Kılıçdaroğlu: Şöyle ifade edeyim; süreçlerde ana belirleyici olan geçmişteki seçimlerde de olduğu gibi Cumhuriyet Halk Partisi olmuştur. Altılı Masa'yı biz kurduk. Erdoğan da daha sonra böyle bir masa kurmak zorunda kaldı. O da bir kısım siyasi partilerle işbirliği yapmak zorunda kaldı. Dolayısıyla yüzde 51 koşulu olduğu için, yüzde 51 koşulunu yakalamak için elbette siyasi partiler bir araya geleceklerdir, oturup konuşacaklardır, cumhurbaşkanı adayını belirleyeceklerdir. Ama o, o dönemin işi. Bu dönemin işi; ciddi yolsuzluklar var, ahlaki değerlerde büyük çürüme var. Bu çürüme siyasette de var, bürokraside de var. Bürokraside liyakat diye bir şey kalmadı. Dolayısıyla bugün üzerinde durmamız gereken sorunlar bunlar. Yeni bir dünya düzeni oluşuyor ve bu yeni dünya düzeni içinde Türkiye nerede yer alacak? Bunun oturulup konuşulması, tartışılması lazım. Nerede? Parlamentoda tartışılması lazım. Ama parlamento bunları tartışamıyor, tartışmıyor da. Tartışacak zemin bulamıyor, alan da bulamıyor. Bütçe görüşmeleri olursa bir görüşme oluyor, ondan sonra her şey başka alanlara gidiyor ve dolayısıyla parlamento bizim beklediğimiz ölçüde işlevini yerine getiren bir kurum olmaktan da çıkmış vaziyette. Bu anayasayla yol yürümek mümkün değil. Böyle bir rejimle, böyle bir yapıyla Türkiye'yi ileriye taşımak mümkün değil. Dolayısıyla bizim yeniden demokratik standartları yüksek, ahlaki değerleri yüksek yeni bir yapıya kavuşmamız gerekiyor.
Seda Öğretir: Peki "böyle bir rejim, böyle bir yapı" derken mevcut sistemi mi kastediyorsunuz? Mevcut sistemle ilgili düşünceniz nedir? Aslında bunu şunun için de sormak istiyorum: Güçlendirilmiş parlamenter sistemi çok dile getirmiştiniz, en son yarı başkanlığın da konuşulabileceğini de söylediniz. O anlamda sormak isterim.
Kemal Kılıçdaroğlu: Şöyle ifade edeyim; var olan sistemle gerçekten de artık Türkiye'nin yönetilemeyeceğini hepimiz görüyoruz. Ekonomide görüyoruz, bürokraside görüyoruz, siyasette görüyoruz, dış politikada görüyoruz, iç politikada görüyoruz. Hayatın her alanında bu yapının Türkiye'yi bir yere taşımadığını görüyoruz. Enflasyona bakın Allah aşkına. Çarşı pazarda gerçekten ateş yanıyor baktığınız zaman. Neresinden tutsanız büyük açmazlarla karşı karşıyasınız. Parlamentoya bakıyorsunuz, parlamento parlamento olmaktan çıkmış. Milletvekili gelmiyor, yerine sahte oy kullandırıyor. Ve buna karşı Meclis Başkanı çıkıp da bununla ilgili tek cümle bile kuramıyor. Şimdi böyle bir yapıda siz ülkeyi nereye taşıyacaksınız? Bana sorunlu olmayan bir alan gösteremezsiniz. Eğitimden tutun sağlığa kadar... Hani Türkiye çok iyi çalışacaktı, Türkiye çok iyi üretecekti? Nerede? Devasa firmalar konkordato ilan ediyorlar. Bizim bunları tartışmamız lazım. Nerede? Parlamentoda tartışmamız lazım. Siyasi partilerin bir araya gelip "Türkiye bu çıkmazdan nasıl kurtulur?" diye oturup konuşmaları lazım. Akademik dünyanın siyasi dünyaya katkı vermesi lazım. Onların da düşüncelerini özgürce ifade edebilecekleri bir ortamı yaratmamız lazım. Akademik dünya siyaseti bilgisiyle, birikimiyle besleyecek. Şimdi bu alanların tamamı birbirinden kopmuş ve dolayısıyla herkes kendi alanına çekilmiş, herkes şikâyet etmekle meşgul. Çözümle ilgili bir şey üreten neredeyse yok. Oysa biz oturmalıyız, konuşmalıyız, çözüm üretmeliyiz ve "Türkiye'yi yeniden nasıl demokratik standartları yüksek bir ülke haline getirebiliriz?" bunun mücadelesini vermek zorundayız.
Seda Öğretir: Yani bu sorunlara çözüm sistem değişikliği ile mi gelecek? Bu sorunların kaynağı şu andaki sistem mi var olan?
Kemal Kılıçdaroğlu: Evet.
Seda Öğretir: Hangisi peki öneriniz?
Kemal Kılıçdaroğlu: Güçlendirilmiş parlamenter sistem de olabilir. Ama derlerse ki "O sistem değil de yarı başkanlık sistemini getirelim", bunlar tartışılabilir.
Seda Öğretir: Peki onlar demeden sizin öneriniz hangisi olur?
Kemal Kılıçdaroğlu: Güçlendirilmiş parlamenter sistem. Bizim önerimiz bu. Parlamenter sistem güçlü olmalı. Milletvekili güçlü olmalı. Milletvekili iradesini bağımsız parlamentoda dillendirebilmeli. Milletvekili iktidar veya muhalefet fark etmez, eğer bir yanlışlık varsa bu yanlışlığı parlamento kürsüsünden özgürce dillendirebilmeli. Milletvekili genel başkanın kölesi konumunda olmamalı. "Acaba genel başkan bana ne der?" diye bir çekince içinde olmamalı. Milletvekili eğer milletin vekiliyse, genel başkanın vekili değil de milletin vekiliyse parlamentoda çıkıp özgürce kendi beldesinin, kendi ilinin, kendi köyünün sorunlarını dile getirmeli. Mesela ben çok açık ve net şunu söyleyebilirim: Hangi AK Parti milletvekili çıkıp da "Türkiye'nin şu sorunu vardır" diye kürsüde konuştu? Konuşmuyor, konuşamaz. Konuşursa ertesi gün görevine son verilir, partiden atılır. Bu, milletvekilinin iradesinin daha üst organ tarafından sınırlandırılması, kısıtlanması demek. O zaman hani adı üstünde milletin vekiliydi? Milletin vekili değil, liderin vekili oluyor. O açıdan anayasa değişikliği tek başına sorunu çözmüyor aslında. Siyasi Partiler Yasası'nın da değişmesi lazım bu bağlamda. Milletvekilinin bağımsız iradesinin olması lazım, çıkıp kürsüde konuşması lazım. Gerekirse iktidarda ise kendi partisinin bakanını özgüvenle eleştirebilmesi lazım, "Bu yanlıştır" demesi lazım. Böyle bir dünya yok. Sadece muhalefet, adı üstünde muhalefet eleştiriyor; öbür tarafta derin bir sessizlik var, kendi içlerinde konuşuyorlar ama bunu dışarıya yansıtmıyorlar. Eğer parlamento böyle giderse düşünce üretemeyen, bilgi üretemeyen, sağlıklı yasa yapamayan, yasaları özgürce tartışamayan bir parlamento çıkıyor ortaya. Ve bu parlamentoyu da ben "Türkiye Büyük Millet Meclisi Gazi Meclistir" diye bir tanımlamanın içine de koymuyorum. Mustafa Kemal'in parlamentosunda milletvekili çıkar Mustafa Kemal'i eleştirirdi. Buyursunlar bir AK Parti Milletvekili Erdoğan'ı eleştirsin. Bakayım eleştirebiliyor mu? Özgürlükte nereden nereye geldik! Ki o dönem tek parti dönemiydi. O dönem milletvekili kürsüye çıkıp özgürce eleştirebiliyordu. Ama bu dönem, aradan yıllar geçmesine, demokraside sözde biraz ilerleme kaydettik dememize rağmen çıkıp eleştiremiyor. Bu doğru değil, eleştiri kültürü mutlaka olmalı.
Seda Öğretir: Ve "Yeniden güçlendirilmiş parlamenter sistem" diyorsunuz. Peki son dönemde Sayın Kılıçdaroğlu, CHP ve Yeni Parti belediyelerine idari bazı süreçler uygulanıyor. Bazı belediye başkanları ve ilçe başkanları hakkında süreçler var. Nasıl buluyorsunuz belediyelere yönelik bu operasyonları, nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kemal Kılıçdaroğlu: Şimdi şöyle; eğer bir yerde yolsuzluk varsa, bununla ilgili duyumlar, belgeler, bilgiler, dokümanlar, tanıklar varsa elbette savcıların görevi yolsuzluklarla mücadele etmektir. Buna bir şey demiyorum. Ama bunun tek boyutlu yapılmış olması doğru değil. AK Partili belediyelerin dünya kadar yolsuzluklarını ben milletvekiliyken dile getirdim. Bırakın beni -yani o dönem muhalefet milletvekiliydim, CHP milletvekiliydim- o dönem AK Parti'nin içinden milletvekilleri bile çıkıp dönemin Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanına "Ankara'yı parsel parsel sattı" suçlamalarını yaptılar. Ne oldu? Hiçbir şey olmadı. Savcıya bakıyorsunuz; CHP'li veya Yeni Partili belediye başkanlarının evlerine sabahın köründe baskınlar düzenlenir, uygunsuz fotoğraflar yayınlanır. Bunların hepsi yapılıyor. Bunları asla doğru kabul etmiyoruz. Ama diğerleri için beyefendiye telefon ediliyor, "Beyefendi buyurun şu saatte gelin" deniyor. Ağzında sakızla geliyor, savcının odasına giriyor, keyif içinde dışarı çıkıp gidiyor. Bu çifte standart nedir? Bu çifte standart Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş ilkelerine aykırıdır, demokrasinin kuruluş ilkelerine aykırıdır. Savcıysa görevini tam yapacak. Biz "Yolsuzlukların üzerine gitmeyin" demiyoruz. A yolsuzluk yaptığı zaman üzerine gidin, B yolsuzluk yaptığı zaman sırtını sıvazlayın... "Ya yerimden gidersem?" Türkiye'nin geldiği bu nokta içler acısı bir noktadır. Ben o nedenle kürsüden Salı konuşmalarında şunu söyledim: Eğer bir CHP'li belediye başkanı yolsuzluk yapıyorsa sakın ola ki bu partide durmasın, derhal gitsin AK Parti'ye katılsın. Derhal orada kendisini güvende hissedecektir, istediği kadar yolsuzluk yapabilir, hiç kimse onun kılına dahi dokunamaz. Bu çifte standardı toplum bilsin diye söylüyorum, yoksa yolsuzlukları örtmek için değil. Yolsuzluk varsa tüyü bitmemiş yetimin hakkını yemek demektir o. Bir belediye başkanının yapacağı tek şey belde halkına hizmet etmek ve belde halkına hesap vermektir. Hem hizmet edeceksiniz, çünkü o para belediye başkanının parası değil, halkın parası. Ben halkın parasıyla halka hizmet edeceğim ve halka hesabını vereceğim; "Ben şunu şunu şöyle yaptım, şu maliyetle yaptım" diyeceğim. Bir dönem bizim CHP'li belediye başkanları yaptıkları hizmetleri ve maliyetlerini büyük bez afişler yapıp kendi binalarına asarlardı. Aynı şeyi yapacağız. Bütün CHP'li belediye başkanları bunu yapmak zorunda. Çünkü halkına hesap veremeyen bir belediye başkanı belediye başkanlığı yapamaz, kendi parasını harcamıyor. Bu çerçevede bakıyorum ama devlet yönetiminde de çifte standart olmaz. Yolsuzluk yapanın partisi mi olur Allah aşkına? "Benim hırsızım iyidir, öbür hırsızı hapse atalım..." Böyle bir dünya yok. Devlet yönetiminde çifte standart olmaz. Adı cumhuriyet savcısıysa, cumhuriyeti koruyacaksa, cumhuriyetin erdemini ve faziletini içselleştirmişse kim yolsuzluk yaptıysa üzerine gitsin. Eyvallah. Ama birileri için koruyucu melek olmamalı.
Seda Öğretir: Peki bazı milletvekilleri için bu konuyla ilgili fezlekeler Meclis'e geldiği zaman tavrınız ne olur?
Kemal Kılıçdaroğlu: Yolsuzlukla ilgili bir iddia ortaya atıldığında milletvekilinin yapacağı ilk iş şu: "Kardeşim hesabını sormazsanız namertsiniz. Getirin, ben yolsuzluk yapmadım, hesabımı her yerde veririm" demesi lazım. Siyasi tutukluluğa bir şey demem, düşünce özgürlüğünü savunurum. Siyaseten milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılmasını doğru bulmam. Düşüncesini ifade etti diye dokunulmazlığın kaldırılmasını asla doğru bulmam. Ama bireysel çıkara dönük bir avantaj elde ediyorsa, maddi açıdan güçleniyorsa, yani halkın parasını yiyorsa, iş takipçiliği yapıp bunun karşılığında para alıyorsa, halka hizmet etmek değil de kendisine ve ailesine hizmet ediyorsa onun parlamentoda işi olmamalı.
Seda Öğretir: Yani o fezlekelerde dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla ilgili...
Kemal Kılıçdaroğlu: O milletvekili değil artık, milletin vekili değil o, başka bir amaçla gelmiş parlamentoya: Zenginleşmek için. Ticaret yapamazsınız, milletvekilliğinin kendi kuralları var. O nedenle defalarca ifade ettim; parlamentonun önemli bir eksikliği var, milletvekilleri açısından önemli bir eksikliği var. Siyasi Etik Kanunu veya Siyasi Ahlak Kanunu'nun mutlaka çıkması lazım. Bu yerel yönetimleri de kapsamalı. Böylece ana kurallar belli olmalı, halk da siyasetçiyi denetlemeli. En ciddi denetim organı halkın kendisi olmalı. Kurallar konacak, o kurallara göre halk da kendi belediye başkanını, kendi milletvekilini denetleyebilmeli, "Burada yanlış yapıyorsun" diyebilmeli.
Seda Öğretir: Az önce "siyasi tutuklu" dediniz. Hemen aklıma Ekrem İmamoğlu'nu siyasi tutuklu olarak görmediğinizi söylediğiniz gelmişti. Aynı fikirde misiniz hâlâ?
Kemal Kılıçdaroğlu: Yani şimdi elbette... Tutuklanma gerekçeleri siyasi düşüncesinden ötürü değil, bir siyasi söyleminden ötürü değil; başka nedenlerle tutuklandı ve başka nedenlerle yargılanıyor. Ben sadece Ekrem Bey için demiyorum, diğer belediye başkanları da siyasi nedenlerle tutuklanmadılar. Ama şu bir gerçek, onu ifade ettim: Çifte standardın olduğunu, Ankara'yı parsel parsel satanların korunduğunu, el üstünde tutulduğunu, dolayısıyla devlet yönetiminin böyle olmaması gerektiğini, yargının siyasallaştırılmaması gerektiğini söyledim. Yargı siyasi iktidarın elinde bir sopa gibi kullanılamaz. Bunu da söyledim, her yerde söylerim. Hangi yargıç itiraz ediyorsa o yargıca 50 tane de örnek gösteririm. Yargıç bu değildir. Savcı iddianame hazırlar, itirazım yok, iddianame yazar. Ayrıca ben hiçbir belediye başkanının sabahın köründe evinin basılıp tutuklanıp hapse atılmasını doğru bulmam. Kim olursa olsun, hangi partiden olursa olsun. Belediye başkanını yargılayabilirsin. Kimse savcının eline kelepçe vurmuyor ki, savcının kalemini tutmuyor ki. Savcı şahitleri çağırabilir, delilleri toplayabilir, MASAK'a yazı yazabilir, diğer yerlere yazı yazabilir, bilgileri toplayabilir. Ondan sonra iddianamesini hazırlar, mahkemeye gönderir. İstiyorsa hâkim tutuklar, istiyorsa tutuklamaz. Ama siz önce alıyorsunuz, sabahın köründe evini basıyorsunuz, ondan sonra içeriye atıyorsunuz, hapiste kalıyor. Bir süre sonra delil bulmazsanız ne olacak? Bu insan boşu boşuna niye içeride kalıyor? O açıdan yargılama sistemini de doğru bulmuyorum, hangi partiden olursa olsun. A partisi, B partisi değil, demokrasilerde bunların olmaması lazım.
Seda Öğretir: Gündemdeki başka bir konu; geçenlerde Meclis'teydi Mekke Anlaşması. Siz "Türkiye'nin bölgesel bir güç olması için bu anlaşmaya 'evet' diyoruz" dediniz. Bu anlaşma çerçevesinde Türk askerinin herhangi bir yerde görev almasıyla ilgili tezkere Meclis'e geldiği zaman da yine "evet" diyecek misiniz?
Kemal Kılıçdaroğlu: Tezkerenin geliş amacı önemli. Şimdi bizim askerimiz yine o bölgede var, bazı ülkelerde var. Eğitim amacıyla gidiyor, eğitim amacıyla gidebilir. Ama biz bölgede yaşanacak bir savaşın parçası olarak askerimizin orada olmasını istemeyiz. Türk askerinin kanı parayla satılamaz. Bu kadar açık, bu kadar net söylüyorum. Askerimiz elbette oraya gidecek. Siz oluşan yeni dünya düzeninde kurucu bölgesel güç olmak zorundasınız. Bağımsız kurucu bir bölgesel güç olmak zorundasınız. Yeni dünya düzeninde eğer siz o bölgesel güç olmazsanız çok şey kaybedersiniz. Türkiye kendi bölgesinde bir bölgesel güç olma iradesini, kurucu iradesini çok net ortaya koymak zorundadır. Sadece Orta Doğu'da değil; Balkanlarda da, Türk cumhuriyetlerinde de Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendisini orada gösterebilmeli. Kültürüyle göstermeli, ekonomisiyle göstermeli, sanayisiyle göstermeli, sanatıyla göstermeli. Dolayısıyla bu alanlarda Türkiye bir bölgesel güç olmak zorundadır. Eğer bölgesel güç olmazsanız dünyada söz sahibi olamazsınız.
Seda Öğretir: O halde tezkerenin içeriğine bakacaksınız. Daha önce 2020 yılında örneğin Libya tezkeresine CHP "hayır" demişti, "hayır" demiştiniz o zaman.
Kemal Kılıçdaroğlu: Daha sonrakine "Orada ne işi var?" diye sormuştum. Ama şimdi bakın, bugün gelinen noktada Libya ile Akdeniz dolayısıyla yapılan anlaşma mükemmel bir anlaşma. Bunu söyledim, destek verdik. Hiç en ufak bir tereddüt yok burada. Türkiye dediğim gibi bölgede bir güç olmak zorundadır, o gücünü hissettirmek zorundadır. Türkiye her alanda gelişmek, her alanda büyümek, her alanda o küresel etkinliğini, bölgesel etkinliğini göstermek zorundadır. Bunu gösterebilirseniz dünyada oyun kurucu rol üstlenebilirsiniz. Sizin sözünüzün belli bir ağırlığı olmalı dünya siyasetinde, onun için bölgesel güç olmanız lazım. Yoksa sizin gücünüzün bir ağırlığı olmaz. Ayrıca bu coğrafya, yani Türkiye'nin bulunduğu coğrafya, olağanüstü fırsatlar sunan bir coğrafya. Bizim Doğu Akdeniz'de haklarımız var; karbon yatakları üzerinde, gaz, petrol üzerinde haklarımız var. Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bizim o bölgedeki haklarımızın güvencesidir aynı zamanda. Biz Süveyş Kanalı'nda da, diğer alanlarda da, Boğazlarda da, Cebelitarık'ta da, yani Akdeniz Havzası'nda Türkiye oyun kurucu olmak zorundadır. Güçlü bir devlet olmak zorundadır. Balkanlarda da aynı şey, bunu da söyledim, Balkanlarda da güçlü olmak zorundayız. Siz eğer bu gücünüzü göstermezseniz ve diğer ülkelerle işbirliği yapıp kendi gücünüzü dünyada hissettiremezseniz oyun kurucu olamazsınız, sözünüzün ağırlığı kalmaz. Bunu yapmak zorundayız. Bütün hedef bu. Yoksa bizim asker oraya gidecek, Yemen'de çarpışacak... Hayır, öyle bir şey söz konusu değil. Asker gidecekse parlamentoya yasa gelir. Asker oraya savunma için gidiyorsa biz ona hayır oy veririz. Ama Türkiye büyüyecekse, gelişecekse, bölgesinde bir güç olarak ortaya çıkacaksa, sözü dinlenecekse, sadece o bölgede değil Balkanlarda da Türk cumhuriyetlerinde de olacaksa elbette ki biz buna "hayır" demeyiz.
Ben ayrıca şunu da ifade ettim: Dış politikanın milli olması gerektiğini de söyledim. Dış politikada iktidar, muhalefet olmaz. Çünkü dış politika Türkiye'nin çıkarları üzerine inşa edilmek zorundadır. Siz dış politikayı alıp bir partinin politikası gibi yorumlayamazsınız. Yani "Mekke Anlaşması'nı Sayın Erdoğan oturdu, ben imzalayayım ve kararı verdim" demekle olmaz. Öyle bir şey yok. Devlet dediğiniz bir kurum var. Bu devletin içinde önemli kurumlar yer alıyor. Mekke Anlaşması dolayısıyla kaygım yok muydu? Vardı. Ama kaygımı İran giderdi. Çünkü ben İran bu sürecin içinde olmadığı takdirde veya bu sürece olağan bir süreç gibi bakmadığı takdirde sorunumuz olduğunu dillendirdim. Ama daha sonra İran'ın buna karşı çıkmaması, ayrıca üç ülkenin dışişleri bakanının Tahran'ı ziyaret etmeleri bu bizim açımızdan çok değerli ve önemli. Aynı şekilde bir süre sonra Mısır'ın, İran'ın oraya dahil olması süreci büyütür ve Türkiye'nin gücünü daha görünür hale getirir.
Ayrıca şunu da ifade edeyim: Bu proje aslında bizim projemiz, yani CHP'nin projesi. Diyeceksiniz nereden çıktı bu? Bizim "Orta Doğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı kurulmalı" diye bir iddiamız vardı. Bunu yıllar önce dile getirdik, adı OBİT. OBİT'i kuralım; Orta Doğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı. Çünkü Orta Doğu ülkeleri hep savaşıyorlar, hep kavga ediyorlar. Türkiye öncülük etmeli buna. Bu bölgeyi biz barış havzasına dönüştürelim, niye kavga ediyoruz? Biz bu bölgedeyiz, insanlarla akrabayız, kardeşliğimiz var, ortak tarihimiz var, ortak kültürümüz var, ortak inançlarımız var. Dolayısıyla birbirimizi boğazlamaktan vazgeçelim, biz bu bölgeyi barış havzasına döndürelim; Türkiye gelişsin, Orta Doğu gelişsin, büyüsün. Bunun için de Orta Doğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı kurulsun diye dillendirdik. Şimdi bu ne oldu? Mekke Anlaşması'yla bir şekliyle oluştu. Biz buna nasıl itiraz edeceğiz? Yarın diyecekler ki: "Hem sen kalktın 'Orta Doğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı kurulsun' dedin, biz Mekke'de yapıyoruz, sen karşı çıkıyorsun." Ayrıca Pakistan bizim kadim dostumuzdur. Pakistan ve İran'ın buna sıcak bakması fikrinizi değiştirir.
Seda Öğretir: Peki, gündemdeki başka bir konuya geçelim: Fon soruşturmasına. Fon soruşturmasında iki ay geride kaldı, güncel gelişmeler de var. Gidişatı nasıl buluyorsunuz?
Kemal Kılıçdaroğlu: Gidişatı nasıl buluyorsunuz? Bir, siyasette müthiş bir çürüme var. İki, bürokraside müthiş bir çürüme var. Kirli siyasetçiyle kirli bürokrat el ele verdiler, devletin kurumlarında vatandaşı soydular. Neden? Siyasetçi belli, ne olduğu belli; ahlaksız, özür dileyerek ifade edeyim, ahlaksız, kirli siyasetçi vurgun vuracak. Nasıl vuracak? Bürokratı elde etmesi lazım, bürokratın ona yardımcı olması lazım. O bürokratları da getirdiler, belli yerlere yerleştirdiler. Dolayısıyla borsada bildiğimiz soygun düzenine imza atıldı. Ama bakın burada önemli bir şey var: Kimse bu soygun düzenine "Ya, burada soygun düzeni var" demedi. Ta ki uluslararası derecelendirme kuruluşları "Beyler, Türkiye'de bir şeyler mi oluyor?" dedikten sonra olay patladı. Bu ülkenin Sermaye Piyasası Kurulu var, Hazine ve Maliye Bakanlığı var, Hazine Müsteşarlığı var, Borsa İstanbul var, Takasbank var... Buralarda her şey soygun düzenine göre gelişmiş, her şey. Kısa sürede bir hisse senedi yüzde 1450'nin üzerinde nasıl değer kazanır? Bir Allah'ın kulu çıkıp da "Burada bir şeyler var galiba" diyemiyor. O nedenle hani iktidar "Biz bunun üstüne yürüyoruz" falan filan… Bu örtülecek bir şey değil. Çünkü her şey dijital ortamda oldu ve dijital ortamda delillerin tümüyle karartılması mümkün değil. Kirli işi yapanlar belli. Bakın iktidar "Üzerine gidiyoruz" diyor değil mi? Sayın Cumhurbaşkanı uçakla gelirken "Nereye varırsa varsın üstüne yürüyeceğiz" gibilerden bir cümle kullandı. Peki o zaman bu vurgunu yapanların, bu halkı soyanların, tasarruf sahiplerini soyanların listelerini niye açıklamıyorlar? Açıklasınlar. Kaç kişi, kimler çaldı? Bir kişiyi aldılar içeriye, AK Partili eski milletvekilini aldılar içeriye, tutuklandı, şu anda hapiste. Diğerleri kim?
Bakın az önce söyledim: Siyasetçiyle bürokratın el ele verip devletin kurumlarında vatandaşı soydukları bir düzen. Bu bizim tarihimizde ilk kez gerçekleşiyor. Şimdi bu süreç içerisinde hâlâ bunların başkanları, bazı yönetim kurulu üyeleri görevlerinin başındalar. Normalde bunların derhal açığa alınması lazım, derhal! Ve bu olaydan haberi olanların da açığa alınması lazım. Bunu grup toplantısında dört madde halinde açıkladım. Eğer bunları yaparsanız o zaman ben derim ki kimseyi korumayacaksınız, herkesi yargıcın önüne çıkaracaksınız. Ayrıca bunun örgütlü suç kapsamında değerlendirilmesi ve soruşturmanın bu kapsamda yapılması lazım. Çünkü bu örgütlü bir suç. Kimlerin yaptığı belli, hangi devlet kurumlarının bu işlerin içinde olduğu belli, ana aktörler belli, kamu görevlileri belli, eski milletvekilleri belli... Dolayısıyla bütün bunların hepsi belli ve bunlar birbirlerinden haberdar olarak bu işi yapıyorlar. Savcılar, anladığım kadarıyla tutuklanan eski milletvekili için yapılan açıklamada örgütlü suç kapsamında tutuklandığını ifade etti. Bu güzel bir gelişme. Yani bu örgütlü bir suç, tutuklanması lazım ve soruşturulması lazım. Soruşturmanın bütün boyutlarının açığa çıkması lazım. Hazine ve Maliye Bakanı Meclis'te bütçe görüşmelerinde söylüyor, "Ben bunu daha önce açıkladım" diyor. Evet doğru, açıkladı. “İstanbul Borsası'nda manipülasyon yapıldığını biliyoruz” diye açıkladı zaten bunu. Peki açıkladı da ne oldu? Bir komiteyi topladı, Sermaye Piyasası Kurulu'na yazı yazdı. 10 ay... 10 ay Sermaye Piyasası Kurulu kılını dahi kıpırdatmadı. Sayın Bakan diyor ki: "Ben görevimi yaptım, Sermaye Piyasası Kurulu'na bu yazıyı yazıp gönderdim." İyi de 10 ay uygulanmadı, Bakan değil misin? O kendisi istifa etmiyor, bir yerlere güveniyor demek ki. Sen bakansın, onun görevden alınması ile ilgili ne gerekiyorsa yapacaksınız. Ama yapmadılar.
Seda Öğretir: Peki ilerleyişini soracağım bir başka konu: Terörsüz Türkiye süreci. Oradaki ilerleyişi nasıl buluyorsunuz?
Kemal Kılıçdaroğlu: Terörsüz Türkiye olayını doğru buluyorum. Umarım başarıyla sonuçlanır. Zaten parlamentoda görüşülürken de Grup Başkanımız ve Grup Başkanvekillerimiz yasa tasarısına imza koydular. Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz bu sorunun çözülmesi için 1980'lerden beri mücadele ediyoruz. 1980'lerden beri raporlar yazdık, bu sorunun çözülmesi gerektiğini söyledik. Ama o dönemin siyasi parti yöneticileri için "Neden bunu yapıyorsunuz?" diye soruşturmalar açıldı. Ama günümüze geldik. Daha önce ben bu sorunun çözüm adresinin Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğunu söyledim. "Bu sorun Meclis'te çözülür" dedim ama "Hayır, biz Meclis dışında çözeceğiz" dediler. O da çözülmedi. Şimdi Meclis'e geldi. Meclis'te oturuldu, konuşuldu, çözüm yolları anlatıldı, yasa parlamentodan çıktı. Şimdi bu yasanın sağlıklı bir şekilde sonuçlanmasını bekliyoruz, yani sorunun çözülmesini bekliyoruz. Bölgede huzurun olması lazım. Ne söyledim? Türkiye'nin Orta Doğu'da dominant bir devlet olarak öne çıkması lazım. Yani kendi iç işleriyle, dar alanda çatışmalarla kendi enerjisini boşaltmaması lazım. Barışarak, herkesi kucaklayarak, diğer toplumlara da ülkelere de saygı duyarak bir şekliyle bu bölgede güçlü bir devlet olarak ortaya çıkması lazım. Sorunun çözülmesinin, Kürt sorununun çözülmesinin Türkiye açısından da Kürt kardeşlerimiz açısından da oldukça olumlu bir sonuca evrileceğini düşünüyorum. Barış Anneleri geldi, beni parlamentoda ziyaret ettiler. Onlara da hem saygılarımı sundum ve onlara şunu söyledim: "Bizim halkımızın söylediği çok güzel bir şey var: 'Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar.' Bir evladın anne için ne kadar değerli olduğunu biz değil ancak anneler bilir. Dolayısıyla sizin gözyaşlarınızı, sizin acılarınızı ben de gayet iyi biliyorum." Ve bu sorunun çözülmesi için CHP Genel Başkanı olarak elimden ne geliyorsa bunu yapacağıma onlara söz verdim. Gerçekten de artık Türkiye'nin acılara katılacak zamanı yok. Türkiye artık kendi gücünü ve enerjisini başka alanlara harcamalı. Tabii bu bağlamda barışa katkı veren, barışın yanında duran ve bu sorunun çözülmesine katkı veren herkese, 7'den 70'e kim olursa olsun hepsine şükran borçluyum. Onu da ifade etmek isterim.
Seda Öğretir: Şimdi Türkiye'nin Orta Doğu'da güçlü durması gerektiğini söylüyorsunuz...
Kemal Kılıçdaroğlu: Sadece Orta Doğu'da değil; Orta Doğu'da, Balkanlarda, Türk cumhuriyetlerinde...
Seda Öğretir: Bölgesel bir güç olması gerektiğini söylüyorsunuz. Amerika'daki seçim sonrasında Türkiye'nin nasıl bir denge politikası seçmesi, ilerletmesi gerekir dış politikadan devam edecek olursak?
Kemal Kılıçdaroğlu: Amerika'daki seçimler aslında sonuçları itibarıyla sürpriz olmadı. Yani Amerika'daki medyada, televizyon kanallarında da Trump'ın zor durumda olduğunu söylüyorlardı. Türkiye'de de gerek köşe yazarları gerek dış politika yazarları bu sonucu tahmin ediyorlardı. Tabii Trump'ın bu duruma düşmesi Amerika'nın kendi iç politikası açısından farklı sonuçlar doğurabilir. Artık Temsilciler Meclisi'nde ve diğer parlamentoda beklediği sonuçları almakta zorlanabilir. Ama Amerika'nın tabii kurumsal olarak, devlet yapısı itibarıyla dünyadaki egemenliğini sürdürme kararlılığını devam ettirecektir, bu gerçeği de bilmemiz gerekiyor. Ama ben yine de Amerika'nın dünyada ana aktör ve tek aktör olarak varlığını sürdürme konusundaki kararlılıktan vazgeçeceğini düşünmüyorum. Ama eskiden "iki kutuplu dünya" diyorduk, Amerika ve Rusya diye adlandırıyorduk. Şimdi çok kutuplu bir dünyayla karşı karşıyayız ve Amerika bütün ağırlığını Çin'e ve o bölgeye vermek zorundadır. Çünkü orada Çin var, Hindistan var, Endonezya var. Olağanüstü büyük gelişmelere imza atıyorlar, olağanüstü bir nüfus yapısı var. Çin'in bilimde ve teknolojide Amerika'ya meydan okuyacak bir noktaya ulaştığını hepimiz biliyoruz. Arabalarından tutun çiplere kadar her şey orada çok daha hızlı gelişti ve çok daha hızlı gelişme potansiyeli var. En çalışkan, en zeki üniversite öğrencilerini dünyanın bütün saygın üniversitelerine gönderdi. Orada iyi eğitim aldılar ve bunların tamamı Çin'e döndü. Biz buna "yüksek yetenek inşası" diyoruz. Çin yüksek yetenek inşasını başaran bir ülke oldu ve bir dönem herkesin "Kalkınamaz, büyüyemez, sorunları var" dediği Çin şimdi dünyaya meydan okuyan noktaya geldi. Tabii Trump yine de Amerika olarak Kanada'yı istedi yanında daha büyük bir güç olalım diye, Grönland'ı istedi yanında, Avrupa Birliği'ne meydan okudu, İran'la çatıştı ama İran'ı istediği şekilde yapamadı. Trump İran'ı Irak gibi biliyordu. Orada 600 yıllık bir devlet geleneği var. İran'ın idama mahkûm ettiği solcular, Trump'ın saldırısından sonra hepsi İran'a gittiler ve "Beraber mücadele edeceğiz" dediler. Bir devlet kültürü var orada, bir toplum var orada, 600 yıllık bir gelenek var orada. Sonra ne oldu? Hürmüz Boğazı'nı kontrol etmek istedi. İlk karşı çıkan Avrupa Birliği ve İngiltere oldu. Çünkü İngiltere'nin "Orta Doğu politikası benden sorulur" diye bir düşüncesi var öteden beri. Bunu bizim siyasilerimizin çok iyi okuması lazım. Yani biz bir uluslararası anlaşmaya "evet" dedik diye "Efendim işte Mehmetçik gidecek orada niye çarpışacak?" Öyle bir dünya yok, biz onu istemiyoruz. Türkiye oraya barış için, bir bölgesel güç olsun diye gidiyor. Ve o bölgesel güç olduğunuz zaman siz dünyada sözü geçen bir ülke olacaksınız. Tabii, Amerika teknolojide de Çin'i yakalayabilecek mi ya da Çin'i geçebilecek mi? O yarışma da devam ediyor. Silikon Vadisi'ni zaten bunun için kurdular. Onlar da dünyanın her tarafından yüksek yetenekli çocukları getirdiler ve orada büyük buluşlara imza atmaları için onlara her türlü teşviki verdiler. Şimdi geldiğimiz noktada Amerika enflasyon dediğimiz bir olayla karşılaştı. Şimdi biz Türkler enflasyona alıştık artık; yüzde 5'lik zam oldu, yüzde 10'luk zam oldu, yüzde 50 zam geldi... Türkiye bunu olağanlaştırmış vaziyette. Fakat Amerika yıllardır aynı fiyat istikrarıyla gidiyor, hiçbir şeye zam gelmiyor. Yüzde 5'lik bir enflasyon orada kıyameti kopardı. Çünkü Amerikalı buna alışkın değil. Yıllar yılı gidip aldığı ürün hep aynı fiyat, birdenbire fiyat artınca tabii bedelini kim ödedi? Trump ödedi.
Seda Öğretir: Evet. Peki tekrar içeriye dönecek olursak; yeniden genel başkanlığa seçildikten hemen sonra ve hâlen de kamuoyunda size karşı ciddi tepkiler oluştu. Bunları okuyunca veya görünce ne hissediyorsunuz?
Kemal Kılıçdaroğlu: Şimdi tepkiler niye oluştu? Eleştirenlerin çoğu, samimi söylüyorum, gerçeği bilmiyorlar veya niye eleştirdiklerini bilmiyorlar. Şimdi bir kurultayımız oldu. O kurultayda parayla bazı üyelerin iradeleri satın alındı. Bunu ben söylemiyorum; parayı alan söylüyor, parayı veren söylüyor. CHP kurultaylarında tartışma olur, adaylar olur, o tartışmalar şiddetli olur ama asla ve asla irade parayla satın alınamaz. Tarihinde ilk kez Cumhuriyet Halk Partisi'nin kurultayında iradeler parayla satın alındı. Satın alan söylüyor: "Evet ben satın aldım." Parayı alan da söylüyor: "Ben aldım" diyor. Tam tersine ben de evimde bir video çekerek "CHP'nin kurultaylarında şaibe olmaz" diye kamuoyuna açıklama yaptım. Sonra mahkeme buna karar verdi. Dedi ki: "38. Kurultay'da para döndü, irade fesadı var ve ben bunu kesin hükümsüzlük haline iptal ediyorum. Yani mutlak butlan diyorum buna. İptal ediyorum. Yeni bir 38. Kurultay yapacaksınız." Karar çıkınca biz buraya geldik. Yoksa ben bu tartışmaların hiçbir yerinde yokum. Ben hatta geldiğimde de söyledim; eğer Özgür Bey istiyorsa elbette her zaman genel başkan adayı olabilir, bir başka arkadaş istiyorsa her zaman genel başkan adayı olabilir. Hiçbir zaman "Sen neden genel başkan adayı oldun?" diye kimseyi eleştirmedim. Geçmişte de genel başkan adayları oldu, hepsine parti saygı duyar, insanlar özgürce yarışırlar. Şimdi ikna etmek ayrı, iradeyi parayla satın almak ayrı. Ben giderim 3 tane partilimizle otururum bir sofrada yemekte, ikna ederim "Şu kişiye oylarımızı verelim" diye, kimse buna bir şey diyemez. Ama onların cebine para koyup "Git oyunu buraya ver" dediğiniz zaman o iradenin satın alınmasıdır ve bu doğru değildir. Şimdi beni eleştirenler bunları bildikleri halde mi beni eleştiriyorlar, merak ediyorum. Ne yaptım ben? Hiçbir şey yapmadım. Mahkeme diyor ki: "Kurultayı iptal ettim, gelin yeni bir kurultay yapın." E biz de geldik, yeni bir kurultay yapacağız. O kadar, işin özü bu.
Seda Öğretir: Olağan kurultayda aday mısınız?
Kemal Kılıçdaroğlu: Genel Başkanlığa mı?
Seda Öğretir: Evet.
Kemal Kılıçdaroğlu: Şöyle; 38. Kurultay'da da söyledim: Gemiyi güvenli limana getirdikten sonra genel başkanlığı bırakacağım. Ömür boyu genel başkanlık yapılmaz. Gemiyi güvenli limana getirdikten sonra, yani Cumhuriyet Halk Partisi'ni kuruluşundaki ahlaki kodlara getirdikten sonra, CHP'de gerçek bir arınmayı sağladıktan sonra, Cumhuriyet Halk Partisi'ni kirlilikten arındırdıktan sonra genel başkanlar yarışacaklar, ben de büyük bir keyifle parti üyesi olarak oturup o yarışmayı izleyeceğim.
Seda Öğretir: Yani ne zaman güvenli limana yanaştığına ikna olursanız genel başkanlığa aday olmayacaksınız.
Kemal Kılıçdaroğlu: Tabii, uzun sürmez bu. Uzun sürmez. Neden uzun sürmez? Zaten arınmanın büyük bir kısmı kendiliğinden gerçekleşti.
Seda Öğretir: Yüzde kaçı gerçekleşmiştir?
Kemal Kılıçdaroğlu: Yüzde 90'a yakını gerçekleşti, gerçekleşti.
Seda Öğretir: Peki bu arınma ve temiz siyaset sloganıyla simgeleşen ikinci döneminizle beraber pek çok kamuoyu yoklaması yapılıyor. O kamuoyu yoklamalarındaki sonuçlar sizi tatmin ediyor mu? Bu temiz siyaset ve arınma çerçevesinin karşılığı olduğunu düşünüyor musunuz toplumda?
Kemal Kılıçdaroğlu: Sorunumuz şu: Bizim söylediklerimizi biz nereden duyuracağız? Televizyon kanallarına bakıyorum, özellikle bizim tabanın da izlediği televizyon kanallarına bakıyorum; televizyon kanallarında sadece biz suçlanıyoruz. Televizyon kanallarına "Ya bizi de çıkarın" diyoruz. Yani, gelin, sizin sorduğunuz gibi... Ben size "Şu soruyu sorun" ya da "Şu soruyu sormayın" demedim. Siz gazetecisiniz, özgürce istediğiniz soruyu sorarsınız. Benim görevim sizin sorularınıza inandığım samimi yanıtları vermek. Şimdi diğer televizyon kanallarına söyledik, "Ya, gelin bizi de çağırın, en aykırı insanlar çıksın karşımıza", biz bir şey demiyoruz ki.
Seda Öğretir: Yani halka ulaşamadığınızı mı düşünüyorsunuz bu kavramlarla?
Kemal Kılıçdaroğlu: Aynen, büyük ölçüde evet. Şimdi grup toplantıları yapıyoruz ki onlar da bir iki televizyon kanalı dışında verilmiyor. Grup toplantıları yapıyoruz, bu grup toplantıları bir şekliyle kamuoyuna yansıyor. Biz orada hem Türkiye gerçeklerini hem partinin neleri düşündüğünü anlatabiliyoruz. Dolayısıyla trendimiz fena değil. Onu söyleyeyim, çok umutsuz değilim. Çünkü bu halkın, özellikle Cumhuriyet Halk Partisi'nin ahlaki değerleri yüksek olan bir parti olduğunu biliyorum. O ahlaki değerleri partinin üyesinden tutun genel başkanına kadar hep beraber koruyacağını ve yücelteceğini de çok iyi biliyorum. Arınma kavramını bunun için kullandım. Ama arınma sadece CHP ile sınırlı kalmamalı, siyaset tümüyle kirlilikten arınmalı. Siyasi Ahlak Kanunu dememin temel nedeni de bu. Sayın Erdoğan Meclis'in açı ş konuşmasında anayasa değişikliğinden söz etti. Ben de şu çağrıyı yaptım Sayın Erdoğan'a: Evet, anayasa değişikliği olabilir. Çünkü biz de Altılı Masa olarak anayasa değişiklikleri için oturduk, uzun uzun çalıştık ve bunları kamuoyuyla paylaştık. Ama ondan önce hayatımızın bir gerçeği önümüze çıktı: Siyasette ahlaki değerler yozlaşırsa siz Türkiye'nin sorunlarını çözemezsiniz. Siyaset kirlilikten arınmalı. Önce siyaset için bir Siyasi Ahlak Kanunu veya Siyasi Etik Kanunu —hangisini istiyorlarsa, adı ne olursa olsun— yerel yönetimleri de kapsayacak şekilde bir Siyasi Ahlak Kanunu'na ihtiyacımız var. Gelin önce bunu çıkaralım. Otururuz tabii, anayasa değişikliği için de otururuz, diğer kanunlar için de oturulur, tartışılır. Sonuçta önemli olan halka siyasetin güven vermesi. Şu anda çıkın, hangi kesimden olursa olsun sorun: "Siyasetçiye güveniyor musunuz?" Vallahi yüzde 99,9'u "Siyasetçiye güvenmiyorum" diyecektir. Çünkü siyasetçi güven vermiyor. Güven vermesi için ahlaki değerlerin yüksek olması lazım. Bir siyasetçi ihale takipçiliği yaparsa, bir siyasetçi borsadaki olayları bildiği halde sesini çıkarmazsa, bir başka siyasetçi "Efendim bu bizden, bunun yolsuzluklarını görmeyeyim ama bu bizim rakibimiz, ben bunu şöyle yapayım, sabaha karşı evini basayım" derse... Böyle bir siyaset olmaz. Siyasi Ahlak Kanunu çıkacak. Bu ülkenin bir numaralı ihtiyacı siyasetin kirlilikten arınmasıdır. Siyaset kirlilikten arınacak, yoksa bu ülke düzelmez. "Siyasetçi ben zengin olayım" diye siyasetçi oluyor, öyle bir dünya olmamalı. Siyasetçi halka hizmet etmek için siyasetçi olmalı. Yoksa siyasetçi köşeyi dönmek için devlet kurumlarına gidip bürokratlarla işbirliği yapıp halkı soymak için siyaset olmaz. Böyle bir siyaset anlayışı dünyada da yok, bizde de olmamalı. Biz 3. dünya ülkesi değiliz. 103 yıllık bir cumhuriyet var ve cumhuriyetin kuruluşunda, mesela tek parti döneminde, yolsuzluk davaları dolayısıyla yanlış hatırlamıyorsam üç ayrı olayda derhal bakanlar Yüce Divan'a gönderilmiştir. Derhal, asla izin verilmemiştir. Bizde ise yolsuzluk yapanın yanına kâr kalıyor. Hatta yolsuzluk yapan krallar gibi geziyor; 2 milyar dolar götürmüş, 2 milyon dolar götürmüş... Böyle hani “Evet ben götürdüm bu malı” diye, "Evet ben çaldım" diye. Dolayısıyla hani bir de toplumun kendisine saygı duymasını isteyen bir ruh hali var. Böyle bir dünya yok, olmaz.
Seda Öğretir: Peki Sayın Kılıçdaroğlu, teşekkür ederiz. Süremizin sonuna geldik.
Kemal Kılıçdaroğlu: Ben de teşekkür ederim, sağ olun, var olun.
Seda Öğretir: Efendim, NTV yayını özel bir röportaj için Ankara'dan devam etti. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu sorularımızı yanıtladı. İyi akşamlar diliyoruz.